|
ebru
ustaları, sayfa -1- |
sayfa -1-
sayfa -2-
Şebek Efendi
1608 yılında yazılmış ve ebruyla ilgili elimizdeki en eski eser olan Tertib-i
Risale-i Ebri’de (bkz. resim 1) Şebek Efendi’den “Allah ona rahmet etsin” duası ile
bahsedildiğine göre ölümünün bu tarihten önce gerçekleştiği anlaşılıyor. Yine
aynı eserde geçen “Nüsha-i Şebek” sözünden de, ebru hakkında bilmediğimiz bir
eser sahibi olduğu meydana çıkmaktadır. Ebrularındaki gevşek görünüşün formülü
de bu eserde verilmekle birlikte, o ebruları diğerlerinden ayırabilmek için
gereken bilgiye sahip değiliz.
Hatib Efendi
Ayasofya Camii’nin hatibi olması sebebiyle Ayasofya hatibi veya
sadece Hatip diye anılan Mehmed Efendi’nin doğum tarihi bilinmiyor.
Nisan 1773 tarihinde vefat etmiştir. Bu büyük sanatkarın ebruları o
devirde yapılan işlerde daima kullanılmıştır, renklerinden ve
üslubundan hemen tanınır. Hatip Mehmed Efendi Hatip Ebrusu diye
anılan ebru tarzının mucididir. Hocapaşa’daki evinde çıkan yangında,
eserlerini kurtarmak isterken kendisi de beraber yanmıştır. Sanat
tarihimizde Hatip Ebrusu denilmekle onun buluşu olan ebru tarzı
anlaşılır. Hatip’in ebrusu denilirse hangi tarzda olursa olsun onun
tarafından yapılan, onun elinden çıkan ebru kağıdı anlatılmak
istenir.
Şeyh Sadık Efendi
Buhara’nın Vabakne şehrinde doğan ve Üsküdar Sultantepesi’nde
Özbekler Dergahı şeyhliğinde bulunan Sadık Efendi’nin hayatı
hakkında fazla bilgimiz yoktur. Ebruculuğu Buhara’da iken öğrendiği
ve iki oğluna (Edhem ve Nafiz efendiler) da öğrettiği bilgimiz
dahilindedir. Dergahtaki kabir kitabesinden 11 Temmuz 1846 yılında
vefat ettiği anlaşılmaktadır.
Hezarfen Edhem
Efendi

Geçen asrın ebrucuları arasında en
maruf olanı Üsküdar Özbekler Dergahı Şeyhi İbrahim Edhem Efendi’dir.
Özbek Türklerinin kurduğu ve Hacca giden Türkistanlılar’ın
İstanbul’daki uğrak yeri olduğu için bu isimle anılan dergahın Milli
Mücadele tarihimizde de çok önemli bir yeri vardır. Çünkü, Milli
Mücadeleye inanarak Anadolu’ya geçecek olan asker veya sivil önemli
şahsiyetlerin birçoğu, İstanbul’daki son gecelerini burada
geçirirler ve ertesi sabaha karşı Samandıra üzerinden yola
çıkarlardı. Fen ve sanat tarihimizde Edhem Efendi’nin önemli bir
yeri olması gerekirken, unutulup gitmiştir. Edhem Efendi’nin doğu ve
batı kültürünü şahsında toplamış kıymetli bir hariciyeci olan
torununu tanıyanlarınız muhakkak bulunur, Washington büyükelçisi
merhum Münir Ertegün. Ya da yakın zamanda kaybettiğimiz ve dergahın
kabristanına defnedilen önemli müzik adamı Ahmet Ertegün’ü.
Günümüzde ebru sanatını aynı tekkede icra eden Eda Özbekkangay’da
yine Edhem Efendi’nin torunlarındandır.
Edhem Efendi 1829
yılında işte bu Özbekler Tekkesi’nde doğmuştur. Daha önce bahsi
geçen Şeyh Sadık Efendi’nin oğludur. Türk, Arap, Fars ve Çağatay
dillerini şiir yazacak kadar iyi bilen Edhem Efendi, yaşı
ilerledikten sonra hat sanatına merak sarıp Çarşambalı Arif bey’den
Ta’lik hattını öğrenerek icazet almıştır. Müsbet ilimlere özellikle
matematik ve kozmoğrafyaya olan ilgisi sebebiyle ünlü matematikçimiz
Salih Zeki Bey ve Mekteb-i Harbiye Nazırı Galip Paşa, bu konularda
kendisiyle sık sık görüşmeye gelen alimlerimizdendir. Doğramacılık,
marangozluk, oymacılık, hakkaklik, mühürcülük, dökmecilik,
tornacılık, demircilik, tesviyecilik, makinecilik, matbaacılık,
dokumacılık, mimarlık gibi fen ve sanatlarda ihtisas sahibi
olmuştur. Ebruculuk onun pek çok meziyetlerinden bir tanesidir. Bu
yüzden hezarfen (bin sanat sahibi) lakabıyla anılmaktadır.
Dergahdaki kuyudan suyu kendi kendine çeken bir alet yapan Edhem
Efendi eserleriyle 1867 Paris Sergisi’ne katılmış ve madalya
almıştır. Almanya’ya gönderdiği bir sünnet makinesi takdirname ile
ödüllendirilmiştir. Bir ara ufak bir litografya makinesi tedarik
edip matbaacılığa da başlamış, nihayet Rızapaşa Yokuşu’nda kurduğu
matbaada kitap basmıştır. Dergahta bir sandal inşa edip, yaptığı
pervaneli buhar makinesini ona tatbik etmiş ve Üsküdar Balaban
İskelesi’ne hamalla indirterek buharla bu makineyi çalıştırmıştır.
Pervane kuvvetiyle Üsküdar Paşalimanı’na kadar yürüttüğü sandalı
kendi tabiriyle jurnal korkusundan daha ileri götürmeyerek, yine
hamallara yükletip dergaha çıkarttırmıştır. Edhem Efendi kendi sözü
ile belirtelim saatçilik hariç her şeyle ilgilenmiştir. Örneğin Hac
mevsiminde dergaha gelen bir Hintli’den kumaş dokumasını öğrenip
nadide Hint kumaşları dokumuş ve bunlardan saray için
hazırlamıştır.
Ebruculuğu babasından
öğrenen Edhem Efendi’nin tekkenin ihtiyaçlarını karşılamak için
yaptığı ebru kağıtları denkler halinde gönderildiği Beyazıt’taki
kağıtçılar çarşısında pek beğenilerek aranır, satın alınırdı. Sultan
Abdülaziz de onun ebrularını görüp beğendikten sonra, şahsen tanımak
istemiş, huzuruna kabul ederek kendi pehlivan cüssesinin yanında
Efendi’nin pek ufak tefek kaldığını görünce “bunları bu adam mı
yapıyor? Sözleriyle hayretini gizleyememiştir.
Eserlerinden elde
kalan pek az bir kısmı, bugün torun çocuklarının oturduğu ve
Vakıflar İdaresi’nin malı olan Üsküdar Özbekler Dergahı’nda muhafaza
edilmektedir. Yaptığı eserlerin ve ebruların bulunduğu dolabın
üstüne, kendisi tarafından tertip edilmiş, aslı Arapça olan şu
beytin yazdırılmasını vasiyet etmiştir. “Nakışlar dolapta saklıdır,
yapan da toprakta gömülüdür.” Bu levha vefatından sonra,
ebruculukta talebesi olan Hattat Aziz Efendi’ye yazdırılarak,
dolabın üstüne konmuştur. İbrahim Edhem Efendi 8 Ocak 1904 tarihinde
vefat etmiştir.
Nafiz Efendi
Hazerfen Edhem
Efendi’nin kardeşi olan Nafiz Efendi ebruculuğu babasından
öğrenmiştir. Elimizde eseri yoktur.
Sami Efendi
Zamanının en maruf hat üstadlarından
biri olan Sami Efendi (1838 – 1912) Hezarfen Edhem Efendi’nin yakın
arkadaşı olması sebebiyle ebruculuğu ondan öğrenmiş, fakat meslek
edinmemiştir. Hattat Şevki Efendi’nin (1829 – 1887), en güzide
öğrencisi Bakkal Arif Efendi (1830 –1909) için yazdığı Sülüs-Nesih
meşk murakkaı’nın (hocanın hattı öğrenmesi için öğrenciye yazdığı
yazıların albümü) etrafını süsleyen ebrular Sami Efendi eli ile
yazılmıştır.
Aziz Efendi
Sülüs-Nesih yazılarında Bakkal Arif Efendi’nin en önde gelen
öğrencisi olan Şeyh Aziz Efendi de (1871 – 1934) Özbekler Dergahı’na
devamı sırasında Edhem Efendi’den ebruculuk öğrenmiş ve amatör zevk
ile bu sanata karşı ilgisini sürdürmüştür.
Necmeddin Okyay

Pek çok hünerlerinin (mürekkepçilik, aharcilik, okçuluk, gülcülük,
eski tarz mücellitlik, hatalık vb.) yanı sıra ebruculuğu da meslek
edinen Hafız Necmeddin Okyay bu sebeple üstadı Edhem Efendi gibi
hezarfen lakabıyla anılır.
Hoca ebruya başlayışını ve ilk defa
yalnız başına ebru yapışını şöyle anlatır: “Özbekler Şeyhi edhem
Efendi’ye arkadaşım Abdülkadir ile birlikte devam ettik ve
ebruculuğu öğrendik. Abdülkadir Efendi bir müddet sonra sıkılarak
devamdan vazgeçti, ben ise sabırla yürüttüm. Ancak Ramazan girince
camideki vazifem dolayısıyla hocamdan müsaade rica ettim. Bayramdan
sonra da gidemedim. Hep yolumu gözlemiş, hatta bir gün oğlu, “Efendi
baba isterseniz çağırtalım”, deyince “yarın nasıl olsa gelir”
cevabını vermiş. Ve ben ertesi günü aldığım acı haber üzerine
namazını kılmak için Tekkeye gittim… Bize ilk defa ebru yapılmasını
gösterdiği vakit duyduğum heyecanı unutamam. Teknedeki suyun üstünde
yayılan renkler beni hayretlere gark etmişti. Onun vefatından sonra
evimde yalnız başıma ebru yapmaya başladım. Önce küçük bir teknede
yaptım tuttu. Büyük tekneye geçince boyalar akmaya başladı. Sanki
evvelki ebruları ben yapmamışım. Uğraştım, uğraştım... ağlayacak
hale geldim. Neyse yatsı vaktine doğru biraz yüz gösterir gibi oldu.
Uykuyu terk ederek çalıştım. Bir aralık kulağıma sesler geldi. O
devirde yangın çıkınca bekçiler “yangın var” diye bağırırlardı. Ben
öyle zannettim sokağa çıktım. Meğer sabah ezanı okunuyormuş. Lakin o
gece fevkalade ebrular zuhur etti. Sonra ikinci bir defa yaptım
akmaya ve tutmamaya başladı. Kıvamını bulana kadar neler çektim.
Üstadımın “ebru sihir gibidir bazen tutar bazen tutmaz” sözünün ne
demek olduğunu o zaman anladım… Tecrübelerime göre temiz kitreli su
ile ebru yapılmaya başlanırken önce yüz kadar prova yapmak icap
eder, tekne ondan sonra yüz göstermeye başlar. Bu her zaman böyle
olur… Daha sonra Medresetü’l Hattatin’de ve Güzel sanatlar
Akademisi’nde ebru öğretmenliği yaparken, yeni tekne tutacağım
vakit, öğrencinin karşısında mahçup olmak korkusuyla Yasin’ler
Hatim’ler adadığımı bilirim.
Çiçekli ebru’ya başlayışım da şöyle
oldu. Medresetü’l Hattatin’deki hocalığım sırasında bir zat gelerek
“Çiçekli ebru yapmanızı istiyorum” dedi “Efendi beyim” dedim. “Bu
sanatta öyle çiçek filan olmaz, gerçi eskiler tecrübe etmişlerdir
ama o da çiçeğe pek benzemez” adam “Hoca değil misiniz yapmanız
lazım” deyice eve geldim, tekneyi kurdum, çiçek şekillerini
çıkartmak için uğraşmaya başladım. O esnada bize, çok sevdiğim
arkadaşım Hattat Macid Ayral geldi. Ben lale yapmaya çalışıyordum.
Macid birden “Birader şu uçları yukarı doğru çeksene” dedi. Ben
hayatta, bir işi bilmeyenlerden o iş hakkında çok şey öğrenmişimdir.
Bu da öyle oldu. Elimdeki tek at kuyruğunu teknenin içinde yukarıya
doğru çekince, çiçek tıpkı laleye benzedi. Çok heyecanlandım ve
zevklendim. Günlerden Cuma olduğu için, camiye namaza indik .
Namazdan sonra lale, sümbül, karanfil, o mevsimde hangi çiçekler
varsa hepsinden aldım ve eve dönüşte onlara bakarak teknede aynını
resmetmeye başladım.
23 Mayıs 1916 da Medresetü’l
Hattatin’de başlayıp, 29 Ocak 1948 de akademide sona eren ebru
hocalığım sırasında tekneyi kurup, nasıl yapıldığını öğrenciye
gösterirdim, isteyenler de tekne başına oturup yaparlardı. Fakat
insan kendisi tekne kurup ebru yapmadıkça, zorluğunu anlamadıkça
“ebrucu” sayılır mı bilmem. Bu işi oğullarım Sami merhum ile
Sacid’im ve yeğenim Mustafa (Düzgünman) yürüttüler.”
Klasik sanatlarımızın
canlı bir akademisi gibi etrafına feyiz saçan Necmeddin Okyay 1883
yılında doğmuş ve 1976 yılında vefat etmiştir.
Abdülkadir Kadri
Efendi
Kadıköy Osmanağa Camii imam ve hatibi olan Abdülkadir Kadri Efendi
de (1875 – 1942), Edhem Efendi’den ebruculuk öğrenenlerdendir. Fakat
bu işi meslek edinmemiştir.
Bekir Efendi
Yirmici asrın başlarında Beyazıt’taki Kağıtçılar Çarşısı’nda yapıp
sattığı battal ebrularından tanıdığımız Bekir Efendi, aynı zamanda
eski tarz is mürekkebi imalcilerindendir. Hayatı hakkında pek
bilgimiz yoktur. Ebruculuğu kimden öğrendiği de belli değildir. O
devirde resmi dairelerde kullanılan defterlerin üzerine geçirilen
alikurna denilen sağlam Avrupa kağıdı ile yapılmış olan ebrular
Bekir efendi’nin işidir. Ebru yerine zamanla siyah cilt bezi
kullanılmaya başlandıktan sonra, bu halin ebruculuğu ticari bakımdan
gerilettiği de bir gerçektir. Necmeddin Efendi bu zatla ilgili bir
hatırasını şöyle anlatmıştı. “Kendi yaptığımız ebruları bir gün
dükkanına giderek Bekir Efendi’ye gösterdik. Yanındaki çırağı Tatar
Mustafa: Usta bunları bu adamlar mı yapmışlar? Dedi.Bekir Efendi’nin
evet onlar Şeyh’in çıraklarıdır, yaparlar cevabı üzerine pek
şaşırdı. Çünkü orada sadece battal ebrusu yapıyorlardı.Bizim
götürdüğümüz hatip ebruları için çırağın: Usta bunlardan biz de
yapalım demesi üzerine Bekir Efendi: Ömrümde bir defa hatip ebrusu
yaptım, bir daha da yapamadım, çünkü yaptıklarımı hala satamadım
cevabını verdi”
Sami Okyay

Necmeddin Okyay’ın ortanca oğlu Sami Bey 1910!da Üsküdar’da doğmuş,
bu sanatı babasından öğrenerek çığır açacak eserler vermiştir. Aynı
zamanda ince bir tezhib, hak (oyma), lake (rugan) ve şemse tarzı
cilt sanatkarı olan merhum Sami Okyay Şark Tezyini Sanatlar
Mektebi’nde öğretmenken yakalandığı peritnoitten 12 Haziran 1933
yılında vefat etmeseydi meşgul olduğu sanat dallarına muhakkak ki
başka yenilikler de getirecekti. Yirmi üç yıllık kısa ömründen geri
kalanla şaheserleri bu sözlerimizin en kudretli şahitleridir.
Sacid Okyay

Necmeddin Okyay’ın küçük oğlu olan Sacid Okyay (doğ. 1915 - Üsküdar)
1936 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde, Şark Tezyini
Sanatlar Şubesinin açılışından 1973 yılında emekliye ayrılmasına
kadar geçen zaman içinde ebruculuk ve eski tarz cilt hocası olarak
vazife görmüş başarılı eserler vermiştir.
sayfa -1-
sayfa -2- |